Kurumsallaşmayı Gerçekten Anlamak

Kurumsallaşma günümüz işletme yönetimi literatüründe oldukça sık geçen bir kavram. Literatürün ötesinde fiilen iş yaşamında da pek çok kişi kurumsallaşmadan söz ediyor. Ancak, konu ile ilgili söylenenlere –özellikle de kurumsallaşmayı eleştirenlerin sözlerine- bakıldığında “kurumsallaşma” kavramının tam olarak kavranamadığı açıkça görülüyor.

Örgütsel Kurumsallaşma, kavrama bakanların perspektifine göre oldukça farklı algılanan bir kavram görünümünde. Kurumsallaşma, müşterilerin bakışına göre “bir işletmenin malına ve hizmetine güven duyulması ve hatalarını zamanında telafi etme yeteneği” olarak; iş ilişkisinde bulunulan kişi ya da kurumlara göre “bir işletmenin faaliyetlerinin etkinliği, sürekliliği ve kendilerine karşı sorumluluklarını yerine getirme yeteneği” olarak; kamuya göre “bir işletmenin ürettiği mal ve hizmetlerin yararlı ve yasal olması, işletmenin devlete ve topluma karşı yükümlülüklerini yerine getirmesi” olarak; işletme sahip ve yöneticilerine göre ise “işletmenin varlığını kişilerden bağımsız olarak uzun süre sürdürebilmesi” şeklinde tanımlanabiliyor.

Örgütsel kurumsallaşmaya yönelik en ciddi eleştiriler ise bu sonunca perspektife dayalı algılama tarzına geliyor. Pek çok kişi (bunların içinde uzmanlar kadar ne yazık ki popülist söylemlerle kendilerine ayrı payeler vermeye meraklı kişiler de var) kurumsallaşmanın “bugün ancak kişilere bağlı olmayan yapıların sürekliliklerini korumalarının mümkün olabileceği” yolundaki felsefesinin işletmeleri katı ve bürokratik bir yapıya dönüştüreceğini, kişilerin inisiyatiflerini ortadan kaldıracağını öne sürüyor ve sonuçta kurumsallaşmanın işletmeyi rekabetçi bir ortamda katı bir örgüt yapısı ve kurallar manzumesine boğarak olumsuz yönde etkileyeceğini vurguluyorlar. Maalesef, bu bakış açısı tamamen kurumsallaşmanın “katı ve esnek olmayan kural, yapı ve prosedürlere sahip olma” biçimindeki yanlış algılanmasının bir sonucu.

Oysa kurumsallaşma ile ilgili gerçek tanımlar, kurumsallaşmayı bırakın katı ve esnek kurallar manzumesi olmayı, tam aksine değişime uyumun vazgeçilmez koşulu olarak ele almakta. Örneğin March, kurumsallaşmayı “örgütsel değişimin çevresel değişime paralel olarak gerçekleşmesi ve bu değişim doğrultusunda standardizasyonun sağlanması” olarak tanımlıyor. Yani March’a göre bir işletmenin kurumsallaşması, çevreye uyumlu olarak değişme, bu değişimi öğrenme ve yeni duruma uygun standartları geliştirme anlamını taşıyor. Keza Selznick, bir işletmenin zaman içinde kurumsal değerleri yaratması ve güçlü bir örgüt kültürü oluşturması durumunda kurum halinde dönüşeceğini vurgulayarak kurumsallaşmayı “bir organizasyonun ayrı bir kimlik kazanması, çevreye duyarlı ve esnek bir organizma haline gelmesi süreci” olarak tanımlıyor.

Yukarıdaki tanımlar örgütsel kurumsallaşmanın katı, esnek olmayan bir organizasyon yapısı, kural ve prosedürler manzumesi olmadığını; bunun tam aksine bir işletmenin çevresel değişime duyarlı olması, çevresel değişime uygun bir şekilde değişmeyi öğrenmesi, esnek olması, kendine özgü kimliğini ve kültürünü oluşturması ve koruması anlamına geldiğini açıkça ortaya koyuyor. İşte kavrama karşı olanların en çok eleştirdiği kural ve prosedürler ise sözü edilen kendine özgü kimliğin ve kültürün oluşturulması aşamasında önem taşıyor. Değişime sürekli olarak adapte olabilmenin mevcut alışkanlıkların terkedilip, yeni çalışma biçim ve yöntemlerinin benimsenmesini gerektirmesi önce ortak kural ve prosedürlerle yöntem birliği sağlamayı zorunlu kılmakta. Ama asıl amaç sağlanan bu yöntem ve davranış birliğinin daha sonra bir kurum kimliğine ve kültürüne dönüştürülmesi. Çünkü kurumsallaşmış bir işletme açısından tüm çalışanların işletmenin yapı, işleyiş, kural ve uygulamalarını aynı şekilde algılamaları ve ortak bir düşünceye sahip olmaları son derece önemli.

Özetle kurumsallaşmadan gerçek anlamda “bir işletmenin çevreye uygun değişimi sağlayabilen, bu anlamda sürekliliğini koruyabilen ve kendi özgün kimliğini ve kültürünü oluşturmuş bir hale dönüştüren bir yapı ve işleyişe kavuşturulması”nın anlaşılması gerekiyor. Bu anlamda ele alındığında ise günümüzde pek çok işletmenin kurumsallaşma adına yaptıklarının (ISO ve benzeri akreditasyon standartlarını elde etmeye yönelik girişimlerin) gerçek anlamda kurumsallaşma olmadığı açıkça ortada. Çünkü bu firmalar söz konusu girişimleri değişime ayak uyduracak bir yapı ve sistem oluşturup, bunu bir yaşam tarzı haline dönüştürmekten çok; göz boyama, moda olması ve belki de en önemlisi müşterilerin bu standartları talep etmesi gibi nedenlerle şekil şartlarını yerine getirme amacını taşımakta. Kuşkusuz bu durum, kurumsallaşmayı katı kural ve şekil şartları manzumesi olarak görüp, eleştirenlerin ekmeğine yağ sürmeye devam ediyor.

Sonuç olarak yanlış olanın kurumsallaşmadan çok, kurumsallaşmanın hatalı algılanma biçimi olduğu söylenebilir. Örgütsel kurumsallaşmanın gerçek anlamını algılayıp, bunu gerçekleştirmeye çalışmak bugünün işletmeleri için hala hızlı değişim ortamında varlığını sürdürebilmenin en önemli yollarından biri gibi görünüyor.

Prof. Dr. Tanıl KILINÇ