Ekonomimizdeki Olumsuzluk Üzerine…

Kapısını 1974’de baş gösteren Dünya Petrol krizi ve Kıbrıs Barış Harekatı’nın ekonomiye yüklediği ilave maliyetlerinin araladığı kronik enflasyon, sonraki yıllarda ortaya çıkan ve gün geçtikçe artan kamu açıkları ve siyasi istikrarsızlık gibi etkenlerle yaklaşık çeyrek yüzyıldır hemen her kesimden Türk insanının baş ağrısı haline geldi. Spekülatif eğilimleri güçlendirmek suretiyle reel ekonomiyi olumsuz etkilediği, sosyo-ekonomik maliyetlere yol açtığı, böylece, hükümetlerin halkın nezhindeki güvenini zedelediği için, enflasyonun yarattığı olumsuzlukları ortadan kaldırabilmek amacıyla, hükümetler, son yirmi yılda radikal önlemler içeren üç ayrı istikrar programını uygulamaya soktular.

 1999 Nisan seçimlerinden sonra kurulan koalisyon hükümeti de, Türkiye’nin içinde bulunduğu ortamında etkisiyle, Enflasyonla Mücadele Programı adı altında temelde enflasyonu düşürmeyi amaçlayan bir istikrar programını hayata geçirdi. Gerçekten, enflasyonu düşürüp, piyasa ekonomisini güçlendirmek 24 Ocak 1980, 5 Nisan 1994 ve 9 Aralık 1999 Kararları’nın ortak amacı olmuş, ancak, ilk iki istikrar programının uygulandığı ilk yıllarda kısmen düşen enflasyon devam eden yıllarda yeniden artma eğilimine girmiştir.

 Yukarıda da değinildiği üzere, Türkiye’de yıllardır yaşanmakta olan kronik enflasyonun baş sorumlusu önlenemeyen kamu açıkları ve kamu kesimlerinde yaşanan diğer sorunlardır. Hükümetler, kamu açıklarının finansmanına yönelik olarak, iç borçlanma, dış borçlanma yada halk arasında karşılıksız para basılması olarak bilinen emisyona başvurmuşlar, ancak başvurulan bu yöntemlerin tümü doğrudan ya da dolaylı bir şekilde enflasyona yol açmıştır. Bu noktada, kamu kesimi ile özel kesim arasında bir benzerlik kurmak gerekirse, özel bir kişi ya da firmanın gelirinden fazla para harcayabilmesi yalnızca borçlanma ile mümkün olabilir. Normal şartlarda, özel kesimin borç-alacak ilişkileri yine özel kesimin finansal varlıklarının toplamını değiştirmez. Öte yandan, devlet, yurtdışı kaynaklardan borçlanarak ya da merkez bankası kaynaklarına başvurarak gelirinden fazla harcama yapma imkanına kavuşabilmektedir ki bu durum Türkiye’de yıllardır yaşanmakta olduğu gibi enflasyona yol açmaktadır. Kronik yüksek enflasyon da yüksek faiz, yüksek kur, ekonomide güvensizlik, spekülatif eğilim, yatırımlarda ve ekonomik büyümede reel anlamda gerilemeye sebep olmaktadır.

 Türkiye’de bugüne kadar enflasyona mücadelede, uygulama kolaylığı ve etkisinin çabukluğu ve kesinliği nedeniyle, talep yollu politikalar tercih edilmiş, böylece, sıkı para, maliye ve kur politikalarını benimsenmiştir. Oysa, Türkiye’nin ilk sorunu ürettiğinden fazla tüketmesi değil tükettiği kadar üretememesidir. İşte bu noktada, uzun dönemde, enflasyonun kontrol altına alınabilmesi için toplam talebi baskı altına almak yerine toplam arzı arttıracak politikalar değerlendirilmelidir.

 Öte yandan, her geçen gün daha da globalleşen dünya ekonomisi içerisinde, ekonomik büyümenin sağlanmasında, ekonomik faktörler yanında, sosyal faktörler gittikçe artan oranda rol oynamaktadır. Durum böyle olunca, önümüzdeki dönemde ekonomideki başarı, sadece devletin topladığı vergilerin ve harcamaların tutarı ile değil toplumun eğitim, bilgi birikimi, beşeri sermaye zenginliği, araştırmacı-geliştirme faaliyetleri, teknolojik gelişmelere adaptasyon süreci ve her şeyden önemlisi rekabetçi gücü ile sağlanacaktır.

 Bu bağlamda, mikro düzeyde, biz firma yöneticilerine düşen üretim faktörleri yanında sosyal faktörler de göz önünde bulunduran uzun vadeli politikaları geliştirmek ve toplam arzı arttıracak  politikalara destek olmaktır. 

Mehmet KOÇAK