Yöneticilik

Pazarlama ve Satış...

Pazarlama satış değildir.

Eğer orta ölçekli bir şirketseniz ve pazarlama departmanı için ekip kurmak bütçenizi zorlayacaksa o zaman PATRON olarak pazarlamayı doğrudan kendinize bağlayın, bir yöneticiyi aynı anda bu iki işten sorumlu tutmayın.

Pazarlama, satış ve müşteri yaratma departmanıdır, doğrudan satış yapmaz.

Eğer hem pazarlamayı hem de satışı aynı müdüre bağlarsanız, kendisi ya “Nasıl olsa ikisi de aynı şey, ancak satış acil ve önemli bir iştir,” deyip pazarlamayı ihmal edecektir, ya da ikisinin farklı şeyler olduğunun bilincindeyse bile, üzerindeki hedef tutturma baskısından dolayı, “Acil olmayan önemli bir iş” olarak nitelendirdiği pazarlamanın yükümlülüklerini erteleyecek, ihmal edeceğinden dolayı; gün geçtikçe daha fazla indirim yapacak, daha uzun vadelerde tahsilat kabul etmek zorunda kalacaksınız; doğal olarak marka değeriniz her geçen gün düşecektir. “Pazarlamanın 4P* sinin hepsi bizde zaten mevcut. Peki o zaman biz nerede yanlış yapıyoruz?” sorusu kafanızı kurcalıyorsa kısaca pazarlamayı tarif edeyim:

Pazarlama, üretim öncesinden satış sonrasına her şeyin mükemmel gitmesini sağlayan, başlangıç ve bitiş noktası olmayan, markanın ömrü boyunca sürecek bir yaşam döngüsüdür. Ürüne marka adı bulmak, ürünü, hizmeti, hedef kitleyi iyi tanımaktır. Markayı tüm tehditlerden korumaktır; analizdir, stratejidir, matematiktir. Neyi kaç liraya üreteceğinize; onun satış fiyatına, vadesine; insanlarla onu nasıl tanıştıracağınıza; ofisinizi, mağazanızı, internet sayfanızı nasıl tasarlayacağınıza karar verir. Müşterilerinizi nasıl memnun edeceğinizi ve sadık kılacağınızı size söyler.

Aslında markayı yaratan pazarlamadır.

Sonuç:

  • Pazarlama için;
  1. Kararlı olun,
  2. Kaliteli zaman ayırın.
  3. “Yeterli bütçe”
  • Pazarlama bütçesinin en önemli bölümü kalitatif (nitel) ve kantitatif (nicel) araştırmalar ve bu araştırmaların analizlerini yapacak stratejik danışmanlık hizmetleri için harcanacaktır.
  • Pazarlama, algınızı, itibarınızı güçlendirip satışın daha yüksek ve daha kârlı olmasını, aynı zamanda da markalaşmanızı sağlar.
  • Pazarlama “acil olmayan önemli bir iş”tir, pazarlamayı önemsemezseniz, acil çözülmesi gereken birçok başka sorun çıkar.

 

Yöneticiler İçin Oyun Teorisi: Karar Vermenin Rasyonel Yolu

Yöneticilik mesleği, ister uluslararası bir firmanın tepe yönetici, ister küçük bir aile işletmesinin bölüm şefi olun, ağırlıklı olarak insanları yönetme ve karar verme mesleğidir. Bir yönetici çalışanlarını ne kadar iyi motive eder ve ne kadar doğru kararlarla yönlendirirse o kadar başarılı olur. Bu yüzden yöneticilerin bilgi dağarcığında motivasyon ve karar verme ile ilgili birkaç temel bilgi mutlaka bulunmalıdır.

Karar vermenin en zor yanı şüphesiz bu an verilen kararın sonucunun ancak gelecekte görülebilir olması, dolayısı ile belirsizlik içermesidir. Bu belirsizlik ile baş etmek için geliştirilen tekniklerden bir tanesi de oyun teorisidir. Oyun teorisi matematiksel modeller yardımı ile stratejik düşünme tekniğidir. Stratejik düşünceyi ise en basit hali ile rakibe üstün gelme ve bunu da aynı şeyi onun size uygulamaya çalıştığını aklıda tutarak yapma becerisi olarak tanımlayabiliriz. "Hayat bir kararlar dizisidir ve verdiğimiz kararların sonucunu sadece bizim davranışımız değil ama başka insanların/kurumların davranışları da belirler. Dolayısı ile biz bir adım atarken ilgili diğer insanların da bizim bu adımımıza nasıl tepki vereceğini göz önünde bulundururuz." İşte bu durum stratejik bağımlılık olarak adlandırılır. Yöneticilerin aldıkları kararların neredeyse hepsi stratejik düşünme gerektirir. Ürününü fiyatlarken pazarlama departmanı rakip ürünün nasıl fiyatlanabileceğini göz önüne alır, ürün geliştiren ARGE bölümü rakip şirketin teknolojik hamlesini tahmin etmeye çalışır, sendika ile pazarlığa oturan insan kaynakları pazarlığı ne noktaya kadar zorlayabileceğini hesap eder. Bu listeyi iş dünyasından çıkarıp çok daha da genişletebiliriz; uluslararası ilişkilerden spora, aile içi iletişimden sosyal hayata kadar neredeyse her karar stratejik düşünme ile alınır. Biz insanlar toplum halinde yaşıyoruz ve her hareketimiz bir başkasının hareketini tetikliyor. Bu yüzden insan arzu ettiği neticeye ulaşmak için karşısındakinin ne düşündüğünü ve nasıl bir tepki vereceğini tahmin edip ona göre davranmaya çalışır.

Oyun teorisinin ilk ortaya çıkışı matematikçi John von Neumann ve ekonomist Oskar Morganstern’in 1944 yılında yayınladıkları “Oyun Teorisi ve Ekonomik Davranış” isimli kitap ile oldu. Daha sonra 1950 li yılların başında John Nash, (Akıl Oyunları sinema filmi ile bir defa daha gündeme geldi), 1960 larda Thomas Schelling ve daha sonra Robert Aumann gibi bilim adamları sosyal olayların matematiksel olarak nasıl modellenebileceği konusunda önemli çalışmalara imza attılar. Günümüzde oyun teorisi psikolojiden biyolojiye, ekonomiden işletmeye kadar birçok alanda sıklıkla kullanılıyor.

Oyun teorisi bir oyuncunun kazancının diğer oyuncunun stratejisine bağlı olması prensibi üzerine kurulmuştur. Terminolojiye göre karar verilmesi gereken durum (fiyatlama, pazarlık, ürün geliştirme, ihale vs) oyun, ilgili karar vericiler (rakip firmalar, işveren temsilcisi-işçi temsilcisi, görüşme yapan devlet adamları vs.) oyuncu, karar vericilerin alternatifleri strateji ve oyun sonunda oyuncuların elde ettikleri de kazanç olarak adlandırılır. Bu kavramlar kullanılarak iş hayatında karşılaşılan birçok durum matematiksel olarak ifade edilebilir ve yöneticilere kararlarında ışık tutar. Mahkumların açmazı, tavuk oyunu, korsan oyunu gibi meşhur oyunlar sosyal hayatta ve iş hayatında karşılaşılan durumların matematiksel olarak modellenmiş halleridir.

Mahkumların açmazı oyunu ortak kaynak kullanımı, fiyat rekabeti, silahlanma yarışı gibi gerçek hayatta karşılaşılan birçok duruma uyarlanabildiği için çok popüler olan bir oyun türüdür. Mahkumların Açmazı A. W. Tucker tarafından geliştirilmiştir ve kolay anlaşılması açısından şu şekilde ifade edilebilir: Polis, ufak bir suçtan dolayı tutukladığı A ve B’nin aslında hırsızlık yaptığından şüphelenmektedir. Hırsızlığın cezası ağır hapistir fakat polisin elinde yeterli delil bulunmadığından A ve B’nin sadece ufak suçtan dolayı az hapis yatmaları söz konusudur. Bu durumda A ve B ayrı ayrı hücrelere konur ve ayrı ayrı sorgulanır. Bu noktada oyuncuların yani tutuklu olan A ve B’nin ayrı ayrı sorgulandığı yani birbirleri ile hiçbir iletişim imkanının olmadığı ve ortak bir strateji geliştiremeyeceklerinin altı çizilmelidir. Polisin sunduğu seçenekler aşağıdaki gibidir:

Her iki tutuklu da itiraf ederse 10 yıl hırsızlıktan hapis

Her iki tutuklu da inkâr sadece 3 yıl ufak suçtan hapis

A itiraf eder de B inkâr ederse; A iyi halden 1 yıl, B hırsızlık ve yalan beyandan 25 yıl hapis

B itiraf eder de A inkâr ederse; B iyi halden 1 yıl, A hırsızlık ve yalan beyandan 25 yıl hapis

Bu oyun aşağıdaki gibi modellenebilir:

Oyuncular: A ve B şüphelileri Stratejiler: İtiraf veya İnkar Kazançlar: A ve B itiraf ederse -10, -10 (hapse girmek olumsuz olduğundan – ile ifade edildi) A ve B inkar ederse -3,-3 A itiraf ve B inkar -1, -25 A inkar ve B itiraf -25,-1

Bunu bir tablo şeklinde gösterirsek:

B İtiraf İnkar İtiraf -10,-10 -1,-25 A İnkar -25,-1 -3,-3

Bu iki oyuncunun, yani tutuklunun, birbirleri ile iletişimi olsaydı mutlaka her ikisi de inkâr eder ve 3’er yıl hapis cezası ile kurtulurlardı; fakat oyuncuların ortak karar verme imkanının olmadığı bu durumda her iki oyuncu da itiraf etmeyi tercih edecektir. Çünkü diğer oyuncu itiraf etse de, inkar etse de kendisi için en iyi sonuç itiraf etmektir. Böylece oyuncular 10’ar yıl hapis cezasına mahkûm olacaklardır. Görüldüğü gibi bu sonuç oyuncular için en iyi sonuç olmamakla beraber karşı tarafın ne şekilde davranacağını bilemediklerinden dolayı bu açmazı yaşamaktadırlar. Aynı açmazı yöneticiler fiyat savaşlarında, ortak kaynak kullanımında, teknoloji geliştirmede, kapalı zarf ihalelerde ve benzer konularda da yaşarlar. Oyuncuların bu açmazdan kurtulmalarının tek yolu yakalanmadan evvel itiraf etmeyecekleri konusunda birbirlerine garanti vermeleridir. Bu garantinin iş yaşamındaki karşılığı da cezai şart taşıyan sözleşmelerdir.

Oyun teorisinin en önemli kabulu karar vericilerin yani oyuncuların rasyonel (akılcı) olduklarıdır. Fakat hepimizin bildiği gibi insanoğlunun akılcılığı sınırlıdır. Bunun birinci sebebi insan beyninin tüm alternatifleri ve bu alternatiflerin sonuçlarını hesaplayabilecek kadar gelişmiş olmaması, ikinci sebebi ise insanın karar verirken çoğu zaman duygularının etkisinde kalmasıdır. Bu yüzden bir oyunun matematiksel modellemesi bize oyuncuların verebilecekleri en akılcı kararları göstermekle beraber gerçek hayatta oyuncular sınırlı akılcılıkları yüzünden o kararları vermezler/veremezler. İş hayatında verilen birçok hatalı kararın arkasında yöneticinin çok basit bir detayı atlaması veya duygusal davranması yok mudur?

Oyun teorisi tekniğini kullanan yöneticinin karşılaştığı ikinci büyük engel oyun sonunda oluşan durumun kazanç ve kayıplarını matematiksel büyüklük olarak doğru ifade edebilmektir. Örnek olarak bir fabrikadaki işçi işveren arasındaki toplu görüşmeleri alalım. Örneğimizin basit olması adına müzakereler işçi sendikasının istediği %15 oranındaki zam oranında takılmış olsun. Bu basit örnekte iki oyuncu vardır: işçi ve işveren. Her iki oyuncunun da iki stratejisi vardır, %15 zammı kabul et veya kabul etme. Her iki taraf da bu oranı kabul ederse iş barışı sağlanacak ve fabrika üretime devam edecek, eğer herhangi bir taraf bu oranı kabul etmezse grev olacak ve üretim duracaktır. Diyelim ki işveren temsilcisi müzakere masasına oturmadan evvel basit bir hesapla bu oyunu modellemek istedi. İlk yapması gereken bu oyunun olası sonuçlarını (üretimin devam etmesi veya üretimin devam etmemesi) oyunculara ne sağlayacağını/kaybettireceğini rakamsal boyutta ifade etmektir. Fakat bunu yapabilmesi için de rakibinin, diğer oyuncunun, nasıl düşündüğünü ve değer yargılarının neler olduğunu doğru olarak tahmin edebilmesi gerekir.

Örneğin eğer fabrikanın elinde yetiştirmesi gereken acil ve cezai şart taşıyan bir sipariş varsa, işçi sendikasının elinde ise işçilere birkaç ay yetecek kadar bol finans kaynağı mevcutsa, üretimin durması işveren için büyük kayıp, işçi için ise daha az bir kayıptır. Mesela bu durumda üretimin durması sonucu işverene -15 kazanç (kayıp), işçiye ise -10 kazanç (kayıp) olarak modele işlenebilir. Ama eğer fabrikanın elinde zaten hiç sipariş yoksa, hammadde piyasada bulunmuyorsa, işçi sendikası da işçilere hiçbir finansman sağlayamayacak durumdaysa, o zaman işveren üretimin bir müddet durmasından memnun dahi olabilir, işçi ise bu durumdan büyük zarar görecektir. Bu şartlarda üretimin durması sonucu işverene +5 kazanç, işçiye ise -15 kazanç (kayıp) olarak modele işlenebilir. Görüldüğü gibi aynı oyunda aynı sonuçlar aynı oyuncular için çok farklı matematiksel çıktılarla ifade edilebilir. Bu iki farklı modelin çözümü de bambaşka sonuçlar verecektir. Oyuncuların içinde bulundukları şartlar kazanç/kayıp algılarını önemli şekilde etkiler ve farklı kararlar vermelerine sebep olur. Bu yüzden oyuncular rakip oyuncunun şartlarını ve değer yargılarını doğru tahmin edebilmelidir.

Oyun teorisi doğru kullanıldığı takdirde yöneticilere karar vermelerinde yol gösterebilecek önemli bir araçtır. Fakat yöneticiler karar vermenin çok boyutlu bir süreç olduğunu hatırlamalı ve oyun teorisi dahil tüm karar verme yöntemlerinin sadece birer yol gösterici olduğunu unutmamalıdır.

Kârınızı Hangi Para Birimi İle Ölçüyorsunuz (?)

Muhasebe derslerinin daha başlangıcında ölçü biriminin para olduğu söylenir de, hiçbir öğrenci çıkıp “hangi para birimi?” diye sormayı düşünmez. Oysa ki, bir şirketin, hangi ülkede olursa olsun, başta kârı olmak üzere tüm performans ölçülerini belirlemesi gereken para birimi “fonksiyonel para”dır. Bu, o ülkenin para biriminden (ülkemizde Türk Lirası) farklı olabilir.

Fonksiyonel para; bulunduğunuz ekonomik çevrenin para birimidir, bulunduğunuz ülkenin değil. Yerel para ile performans ve finansal durum ölçümünün bazı durumlarda çok yanlış sonuçlar verebileceğine yönelik küçük bir hikaye şu olabilir:

"(Bu olayın gerçekten yaşandığına yönelik çok söylenti dolaşmaktadır, ama gerçek olmasa da konunun önemini açıklamak için iyi bir örnektir.) Türk Lirasının sürekli değer kaybettiği doksanlı yılların sonuna doğru yabancı bir yatırımcı dolar getirerek Türkiye'de bir şirket kurar. Sermaye dolar olarak konmuştur ve nakit yine Dolar olarak bankada tutulmaktadır. Şirket hukuken kurulmuş, ama kısa bir süre sonra başka hiçbir faaliyete girişmeden takvim yılı sonu gelmiştir. Bu yatırımcının siz olduğunuzu düşününüz. Bir dostunuz size Türkiye'deki yatırımın nasıl gittiğini sorsa ne diyeceksiniz? Cevabınız herhalde "henüz hiç bir şey yapamadık, kuruluş işlemlerini ancak bitirdik" biçiminde olacaktır, yani ne kâr, ne de zarar yoktur ortada. Ama yerel parayla (bu olayda Türk Lirası) mali tablo hazırladığında, Liranın Dolar karşısındaki değer kaybı sonucunda, bankadaki Dolarlar TL olarak değer kazandığı için prtaya çıkan kur farkı kârı ve bu yüzden de vergi tahakkuk ettirilmesi üzerine, "bu ülke nasıl bir yer" diyerek şirketini kapatıp geri dönen yatırımcılardan söz edilir. Olayın gerçekten yaşanmış veya söylenti olması önemli değildir. Fonksiyonel para niteliğinde olmadığı takdirde ülkenin parasının gerçekleri yansıtmayacağını anlatması yeterlidir.

Halen ülkemizde birçok şirketin fonksiyonel parası TL değil; Dolar veya Avro’dur. Kamuya açık tablolarda bu amaçla yapılacak bir gezinti çok ilgi çekici şirketleri karşınıza çıkaracaktır. Bu şirketler için (bilmeyenlere tuhaf gelebilir ama) Türk Lirası yabancı paradır. Ancak fonksiyonel parayı, raporlama para birimi ile karıştırmamak gerekir. Bir işletme finansal tablolarını fonksiyonel para birimi ile hazırladıktan sonra bu tabloları raporlama amacıyla değişik kişi veya kuruluşlara sunabilir. İşte bu noktada bu kişi ve kuruluşların talepleri sonucunda mali tablolar, onların daha rahat anlayacağı bir para birimine dönüştürülebilir.

Örneğin, Türkiye'de faaliyet gösteren bir işletmenin fonksiyonel para birimi Avro olabilir, ancak hiç ilgisi olmadığı halde talep nedeniyle işletme tablolarını Japon Yeni'ne veya İsviçre Frankı'na dönüştürebilir. Japon Yeni veya İsviçre Frankı bu örnekte raporlama para birimidir ve görüldüğü gibi birden fazla raporlama para birimi olabilir. Amaç; kullanıcılara rahatça anlayacakları veya kullanacakları mali tablolar sunmaktır.

Bu iki farklı ve önemli kavram henüz ülkemizde yeterli ölçüde bilinmemektedir. O nedenle işlemlerinde farklı paralar kullanan birçok şirketimiz kâr rakamlarını ölçmekte sıkıntı yaşamaktadırlar.

O nedenle tüm işletme yöneticilerimiz şunu sormalıdır? Ağırlıklı olarak kullandığımız para hangisidir? O sizin fonksiyonel paranızdır. Peki ya karar veremiyorsanız, söz gelimi alımlarınızı dolarla yapıp, üretiminizi Türk Lirası ile gerçekleştirip, mallarınızı Avro ile satıyorsanız ne olacaktır? Günümüzün ön planda yer alan Uluslararası Finansal Raporlama Standartları dahi bu soruyu cevapsız bırakmaktadır. Oysa ki, onun da çözümü vardır: Şirketinize özgü bir para birimi oluşturmak.

Fonksiyonel para, bu kısa yazıya sığdırılacak kadar kısa bir konu değildir. Bu satırların amacı da zaten, bu konuyu, tanımayanların gündemine getirmektir.                 

     

Para ve Başarı İkilemi (?)

Başarı kavramı herkese göre değişse de, eninde sonunda para ile özdeşleştirilerek "başarı eşittir para" olarak kabul edilmektedir. Ne yaptığımızdan çok, onu neye dönüştürdüğümüz ve sonunda ne kadar ettiği tüm tartışmaların ana konusudur. “ Kaç paralık adam” olduğumuz veya “Kaç para edeceğimiz” bir anlamda bizleri para ile karşı karşıya getirmektedir. “Para Para Para”, Napolyon’un ünlü sözü gibi görünse de, birçok insanın belki de var olma nedenidir. Zaman zaman acil e-postalar gelir; veya birilerine hastalığı için para toplanır ve bilmem ne kadar para gerekiyordur. Önce doğal olarak üzülür insan ama sonra bu paralar nereye ve niçin gidiyor diye düşündüğünde, doktorlar veya hastaneler para olmadan hastaya bakmaz ve ilaç şirketler parasız ilaç vermez. O kadar hasta varken ilaç şirketleri, ilaçları bedava veremeyeceğine göre; tabii ki para ile satacaktır; yani parasız sağlığına kavuşamaz insan. Para, sağlık için önemli duruma gelir. Bir bakan veya hükümet yetkilisi, bir projeden bahseder ve bilmem ne kadar paraya malolacağını söyler ve kamuoyuna projesinin gerekçelerini açıklar. Ya da gecekonduları yıkıp yerine yeni sosyal mekanlar yapmak için çok acil, yeni para kaynaklarına gereksinim vardır ve IMF ile yapılan görüşmeler sonunda para kaynakları bulunamaz ve projeye parasızlıktan başlanamaz.... Eğitim, sağlık giderleri için paraya gerek olduğu kadar iş yeri açmak, evlenmek, yeni iş kurmak, işsizliği önlemek, ülke güvenliği için silah almak, çocuklara aşı yaptırmak, ülkeyi daha çağdaş seviyeye ulaştırmak için de yine paraya gerek vardır. Parasız iş, hatta saadet de olmuyor…Peki ya; paralı saadet oluyor mu? diye soracak olursak söylenecek tek şey; para'nın tek başına yeterli olmadığı ama parasız da işlerin kolay olamayacağı dır. Para her şey değildir; ama önemli ve gereklidir. Ülkemizde başta olmak üzere; dünyanın her yerinde, iş adamları'nın bilim, sanat, spor ve eğitim insanlarından daha önemli ve daha saygın bir konuma sahip olduğunu söylemek herhalde abes kaçmaz.. Yıldız Kenter'in mali zorluklar yaşadığı dönemde, Rahmetli Sakıp Sabancı’nın yardımlarını okumuştum bir yerlerde. Zaman zaman iş adamları diğer insanlara kucak açar ve onlara yardım eder. İş adamı demek; güç, para, iktidar ve karizma demek çok zamanlar. Spor kulüplerini onlar yönetir, politikada onlar güçlüdür ve genelde en iyi şekilde  onlar yaşar… Para, saygınlığı da getiriyor dolayısıyla. Gece kulüplerine veya başka yerlere gidildiğinde insanlar spor, bilim ve diğer insanlara göre daha fazla saygı görüyorlar. Dünyanın en zengin devletlerinin, aynı zamanda en güçlü devlet olmaları da tesadüf değil. Yıllar önce Amerika’da yaşarken TV de Lary King şovunu izliyordum. Konuk, o zamanların popüler  bir aktör olarak en çok kazananları arasında ün yapan Bill Cosby idi. Lary bir ara “ Para kazanmaya devam mı? ” diye sordu. Bill Cosby: “ Araplar petrol çıkartmayı bırakmadığına göre, ben de kazanmaya devam edeceğim” diye karşılık verdi. Bu yanıt, hala kulaklarımda çınlıyor... Loto veya spor toto gibi şans oyunlarından para kazananların büyük çoğunluğunun çok kısa zaman içerisinde eski yoksul zamanlarını arayacak duruma gelmeleri para kazanmanın da öğrenilmiş bir beceri olduğunu kanıtlanmıştır. Nereden bakarsak bakalım “para”, yaşamak ve var olmak için önemli bir enstrümandır. Para kazanmak da öğrenilen bir beceridir. Para insandan daha önemli değildir; ama insanların emeğinin karşılığında aldıkları bir “ değer” dir. Para kazanmak kötü değil; öğrenilmesi, artı değer yaratılması, farklı olmayı gerektirmesi bakımından önemlidir.

Denkliğe Dayalı Simetri Oluşturma İhtiyacı

Simetri; kesit hali oluşturabilen bir eksenin etrafındaki alanlarda yer alan ve 90 derecelik dönüşümler için benzerlik ya da denklikler oluşturan ölçü ya da bakışım uyumu olarak tanımlanmaktadır.

Benzerlik esasına dayalı simetri; insandaki estetik algısını şekillendiren ve bir bakıma akıp giden gündelik yaşamdaki çözümlemelere karşı yüzde elli kolaylık getiren bir yaşam formudur. Başta kendi bedenimiz olmak üzere, içten dışa olacak şekilde etki ve ilgi alanımıza giren her türlü objenin belleğimizde yer alma yöntemi; benzerliğe dayalı simetri üzerinedir. İşlevselliği de destekleyen simetri ihtiyacının olmadığı bir durumda; belleğimizde iki göz, iki kulak, yüzümüzün her iki yanı gibi tanımlayıcı hususlar için ayrı ayrı bilgi tutmak zorunda kalacaktık.

İlk bakışta estetik kaygısı ile tasarlandığı izlenimi veren element, yıldız ve yıldız kümelerine ait yörünge sistemleri ile küresel ve/veya kristal bağ yapısına sahip moleküler sistemler; özü itibariyle fizik yasalarındaki denklik esasına dayalı simetri kurma ihtiyacından kaynaklanmaktadır.

"Newton ve Kepler’in kaleme aldığı Kütlelerin Çekim Eğilimi, Sabit İvme İle Çekim Merkezine Doğru Düşme Eğilimi, Kütle Çekim Eğilimine Bağlı Olarak Ağırlık Oluşturma Eğilimi, Ağırlık ve Kütle Çekim Eğilimine GöreYörünge Oluşturma Eğilimi, Eşit Alan Oluşturma Eğilimi, Yörüngeye Bağlı Olarak Periyotlar Oluşturma Eğilimi, ve Kütle Çekim Potansiyel Enerjisini Koruma Eğilimine yönelik fizik yasalarının temelinde; harekete bağlı iş üretebilmek (Entropi) için denkliğe dayalı simetri oluşturabilme önermesi (hipotezi) yer almaktadır. Yer Çekim İvmesi [m*g=G*M*m/r²], Yörünge Sabit Periyodu [R1³/T1²=R2³/T2²=3,4*108], Yörünge Oluşturabilen Kütle Çekimi [F=6,67*10-11*m1*m2 / R²], Yörünge Bağlanma Enerjisi [Eb=G*M*m*/2*R] ve Maddenin Enerjiye Dönüşümü [E=M*C²] gibi denklemlerde, denkliğe dayalı simetri oluşturma ihtiyacına bağlı olarak iş üretimlerinin hedeflendiği gözlemlenebilmektedir."

Büyük ve güçlü olmanın temel göstergesi olarak kabul edilen, gündemi belirleme ve belirlenen gündeme katılımcı (müttefik) sağlama eğilimi ile çekim alanı oluşturup yörüngesinde gezegen barındırma eğilimlerinin beslendikleri ortak payda; denkliğe dayalı simetri kurma ihtiyacıdır. Denkliğe dayalı simetri kurma ihtiyacını karşılamak saiki ile geliştirilmiş çekim alanlarının merkezinde, gündelik hayatı şekillendirmedeki etkinliği sebebiyle başlangıçtan itibaren inanç sistemlerinin yer aldığını görürüz.

Konuyu uluslararası ve ulusal alandaki irili ufaklı kurum ve kuruluşlar özelinde ele alacak olursak; denkliğe dayalı şimetri kurma ihtiyacına bağlı olarak; Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, ASEAN, Şanghay İşbirliği Örgütü, NAFTA ve NATO gibi kuruluşların çekim alanı oluşturabildikleri görülmektedir. Buna mukabil, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün denkliğe dayalı simetri kurma ihtiyacını karşılayabilecek türde bir çekim alanını oluşturamadığını söyleyebiliriz. Mars’ta da benzer yaşam formuna sahip bir örgütün krulabilmesi halinde bu sonucun değişeceğine kesin gözü ile bakabiliriz.

Korozyon ortamında yörüngesindeki elektron kaybına uğrayan demir (Fe) elementi gibi, rekabette sürekli zemin kaybetme eğilimindeki kurum ve kuruluşların bu ortamdan kurtulabilmeleri için önlerinde iki seçenek vardır. İlk seçenek; demir elementi özelindeki elektron ve yörünge kaybını durduracak yalıtım gibi rekabette zemin kaybını durduracak koruma duvarlarını talep etmektir. Ulusal sermayeyi koruyucu gümrük duvarları olarak ta tanımlanabilen bu seçenek sebebiyle; korunan endüstrinin gelişememesi ve buna bağlı olarak yaşanılan maliyet artışının kamudan karşılanması sonucu doğar. İkinci seçenek ise, denkliğe dayalı simetri kurma ihtiyacına cevap verebilecek yapıya dönüşmektir. Demir elementinin karbon çeliğine dönüşerek korozif ortama karşı dayanıklık kazanması gibi, işletme ekonomisindeki kurum ve kuruluşlar için dönüşüm ise; yeni ve yenileme yatırımlarının finanse edildiği güçlü bir öz kaynak ve saygın bir itibardan elde edilecek kütle çekim alanını sağlamakla olabilir.

Denkliğe dayalı simetri kurma ihtiyacından hareketle, işletme ekonomisinde kurulması öngörülen güçlü çekim alanının temini için güçlendirilmiş bir varlık kaynak yapısı gerekmektedir. Bu amaca hizmet eden ve ölçülebilir (tangible) değerlerin yer aldığı bir bilançoda; uzun vadeli ve göreceli olarak ucuz maliyetli yabancı kaynaklar yanı sıra büyüme - yenileme amaçlı olarak kurum içinde bırakılmış kar yedekleriyle takviye edilmiş toplam öz kaynak yapısı karşılığında, talep karşılama gücü yerinde bir brüt işletme sermayesi ile yenilenmiş ve büyütülmüş bir kurulu kapasiteyi barındıran toplam sabit varlık yapısı yer almak durumundadır.

Güçlü kütle çekim alanı kurmanın olmazsa olmaz koşulu sayılan ölçülebilir değerler üzerine kurulu, güçlü bir bilanço ihtiyacı yanı sıra, bilançoda yer alamayan ve fakat güçlü bir çekim alanının teminatı sayılabilecek (intangible) maddi olmayan itibari sermaye yapısından da bahsetmek gerekmektedir.

Maddi olmayan sermaye yapısının başında sürdürülebilirlik esasına dayalı yapım yöntemi (method statement) sayesinde; yenilenebilir hammadde, enerji ve işçilik temini ve bunların işleme (process) sokulması sürecinde çevreye bırakılan karbon ayak izinin minimize edilmesi gelmektedir. İkinci olarak, nominal değerlerle güçlü bir izlenim veren bir bilançonun risk puanı ile birlikte değerlendirmesi gelmektedir. Bu alanda gösterilebilecek en çarpıcı örnek, ABD tarihindeki en büyük iflas ve denetim skandalı olarak bilinen Enron vakasıdır. Bu vakada, gerek Arazi Geliştirme ve gerekse Finans sektörü paydaşlarının, alım gücü olmayan bir kitleye mal dağıtmayı mal satma gibi göstermesi sonucu, bilançonun öz kaynaklardan karşılanacak risk yükünün göz ardı edilmesine ve olayın tetikleyici özelliğine bağlı olarak 200'e yakın sektörde büyük yıkımlar yaşanmıştır. Üçüncü olarak da sınıflandırılmış ve koruma altına alınmış kurumsal belleğin yer aldığı çekirdek (iskelet) kadrodan bahsetmek gerekmektedir. Belkide itibari sermayenin en değerli bacağını bu kalem oluşturmaktadır. Kurumsal belleğin sınıflandırılması, korunması ve tekrar yaşam döngüsüne sokulmasından sorumlu çekirdek kadro tarafından üstlenilen itibari sermaye içinde; yapım yöntemi, dağıtım ve depolama sistemi, iletişim yönetimi, risk yönetimine uygun karar destek sistemlerinin kurulması ve işletilmesi, performans arttırıcı motivasyon sistemleri, tüm paydaşlarla kurulan kazan kazan sistemi ve kurumsal vizyon-misyon-etik değerler bütününü saymak mümkündür.

Girişimcilerimizin, güçlü çekim alanı ve dengeliyebileceği ölçüdeki yörünge sistemine sahip olmaları amacıyla denklik esasına dayalı simetri oluşturma ihtiyacı önermesinden yararlanmaları dileğiyle, bilginize sunar, sağlık ve esenlikler dilerim.